Anasayfa
 MTBTR'de Bugün 
 Fotoğraflar 
2014 Bisiklet Katalogu
   
 
 Kurallar   IK   Biz Kimiz   İletişim ve Yardım   Hoş Geldin, üye girişi yapın Üye Girişi
 
23 . Nisan . 2018  
Bisikletçilik Üzerine
Bisiklete Bakış

Bisikletçilik Üzerine

Yazar: Sinan Çakmak
19.6.2002

Bu yazıdaki amacım bisiklet sever, yada diğer doğa sporları sever arkadaşlarla dağ bisikleti üzerine biraz felsefe yapmak ve bu sporla (her ne kadar birazdan dağ bisikletinin benim için neden spor olmadığını anlatacaksam da…) ilgili kişisel düşünce ve deneyimlerimi paylaşmak.

Tabii bunun için ilk olarak bu işe nasıl bulaştığımdan kısaca bahis etmek isterim. Yaklaşık 9 yıl önce o zamanki DinoCross bisikletimle tek teker üzerinde giderken ön tekerin yerinden fırlayıp benim çatal üzerine iniş yapıp suratımı ve beraberinde bir kaç dişimi dağıtmam sebebiyle uzunca bir süre bisikletimle birlikte kendi köselerimize çekilmek zorunda kalmıştık. Türkiye'de dağ bisikletleri ilk defa o zamanlar türemeye başlamıştı. 'Söyle bir bianchi'm olsa…, of, feci uçarım valla' diye ağzım sulanıyordu.

Bu arada bir şey daha eklemem gerekir. Bisikletle birlikte benim en çok merak duyduğum diğer konular doğa ile ilgili olanlarıydı. Yani trekking, dağlar, ormanlar, yırtıcı kuşlar, Türkiye'deki son leoparlar vs… Şehirde bisiklete binmem yasaklanmıştı. Ben de o kozla babama bir bianchi aldırmayı başarmıştım. Nede olsa doğa da traktör yollarında 'yavaş yavaş' gitmenin bir tehlikesi olamazdı. Simdi bile hala arkadaşlarla Keltepe'den inişe geçmeden birbirimize "70'i geçmemeye" söz veriyoruz. Gerçi benim dışımda bu sözde duran pek yok gibi ama neyse…

Bisikletim, form ve ben

Bisikletim benim için her zaman bir oyuncak olmuştur. Bianchi'den kurtulup Kastle'ye terfiim ile artık biraz daha ciddi anlamda biniyordum bisikletime. Ama bu ciddiyet sadece zevkin ciddiye alınması şeklinde idi. O kadar anti sportiftim ki o yaşımda beni okulda ilk başlarda hep kaleye koyarlardı ki ondan bile vazgeçmişlerdi, ümitlerini iyice yitirip. İki basket attım mı gözüm kararır, sıcakta başım döner, denize girmeye kalksam boğuluverirdim.

Yeşil Bisiklet'in her pazar turuna gitmeye başlamıştım ve Polonezköy / korku tünelinden sonraki öldürücü tarla tırmanışımı ilk defa ya beş, ya da altıncı gidişimde çıkabilmiştim. O turlarımdan iki sene sonra sık sık beraber bindiğim Emrah'ın bile o yokuşu ikinci kerede çıkması epey moralimi bozmuştu. 'Helal olsun' derken tepede ard düşünceler de geçiyordu kafamdan. Az mı pompası kaldı elimde Emrah'ın…

Ama bu kadar kötü ve antremansız olmama rağmen nedense hiçbir zaman hafta arası şehirde form tutma amaçlı bisiklete binmek aklıma gelmiyordu. Gerçi arada bir camlıca'ya çıkıyorduk ama bu çıkışın amacı daha çok 70 km/s'in üzerine çıkan inişlerdi.

Tırmanırken duygulanmak

Gerçi başlık olarak benim parkurum veya mekanım yada yuvam diyecektim ama sonuç böyle oldu. Bahsettiğim bir yer var. Burası Sapanca gölü'nün güneybatısında, Masukiye Köyü'nden yükselen resmi ve turistik amaçlar için değiştirilen adıyla Kartepe, benim için ise her ne kadar bol ormanıyla absürd de kalsa Keltepe.

Üç arkadaş hiç adını duymadığımız bu dağın eteğine yanlışlıkla vardığımızda "şöyle bir hafiften tırmanmayı deneyelim, beğenmezsek döneriz, hem ne kadar uzun olabilir ki" demiştik. Tabii bu arada Masukiye Köyü içinden dağ, bir tepe gibi görünüyor. İki kilometre yükseldiğimizde "zirve restaurant 2km." diye bir tabela görerek o gazla milletten koptum. 2, 4, 5km, öyle bir restaurant yoktu ortalıkta. 'herhalde 7 km yazıyordu o zaman diye düşünüp daha bir gazla asılmıştım pedala. 13. Km'de gördüğüm en güzel ormanlardan birine dalmıştı yol. Eğim benim için yaratılmış pedallar kendi kendine sanki hızlanarak dönüyordu. 19 km sonunda tepeye yaklaştığımı hissettiğimde yokuş bitmese diye dua ediyor hatta neredeyse gözümden yaşlar boşalıyordu. Artık bacaklarım yanmasına rağmen o konsantrasyonla 21 km sonunda tepeye varmak uzun süre yaşadığım en güzel duyguydu. Tutmasam ağlayacaktım, ne oluyordu bana??

Keltepe'nin yolu esasında ilk 10 km'sinde pek çekici görünmese de ondan sonrası herkesin beğeneceğini tahmin ettiğim güzellikte.

Bu arada "2 km." tabelasının sırrını açıklayayım; tabelada 20 km. yazıyor dikkatli bakılırsa ama 20'nin sıfırı silinmiş. Zirve 1600 metre yükseklikte ve tırmanışa 40 metreden başlanıyor. Ayrıca iniş meraklıları için başka bir detay da 20 km.lik yolun 25 dakikada inilebiliyor olması. Pek çok inişçi gözü parlayarak bunun ortalama 55 km/s ettiğini ve bunun tamamına yakınının toprak yolda olduğunu hesaplamıştır. Son gidişimizde bir bölüm tehlikeli bir mıcır tabakasıyla kaplamıştı. En dikkatlimiz Bertan'ın ben çok arkada sandığım bir vakit bana burada yetişmesini hiç unutmayacağım. Eee, nede olsa Artık tubeless lastikleri vardı virajları dönen…

Bisiklet ve orgazm

İnişten zevk alan ve beklemediği bir anda ancak rüyalarında devamlı görmekte olduğu "bir singletrack'tan kendini uçarak iniyor "bulmuş olan herkes bu duyguyu tanır. Ben şahsen bu duyguyu ilk defa Kackar dağlarında Palakcur Geçidi'ni en arkada sürünerek çıktıktan sonraki Yaylalar Köyü'ne kadarki bir saatlik dehşetli inişte hissetmiştim. Gürsel ve diğerleri arkada kamerayla dağların güzelliğini çekerken biz Jake ile bu güzelliği başka bir türlü yaşıyorduk. Singletrack oldukça teknik ama yinede nispeten rahatça binilebilen ve pek çok kısmında oldukça hızlanılabilen bir şekilde sağ tarafı çok ciddi uçurum sol tarafı ise 90 derecelik duvar ve bu duvarın arkasına dönen keskinliğini bilmediğimiz ve aldırmadığımız, aynı hızda girdiğimiz ve adeta bale yapar gibi ve başlıktaki gibi zevk aldığımız bir patikaydı. Sonuda aşağıya vardığımızda hem hala yaşıyor olmanın verdiği rahatlamayla hem de heyecanın yarattığı titreme ile pansiyona zor atmıştık kendimizi.

Benzer duyguyu biraz daha mütevazi de olsa çok sevdiğim Marin bisikletimle Belgrat Ormanı'nda ilk defa bindiğimde hissetmiştim. Sonbahar yapraklarıyla kaplı patikaları bisiklet, sanki önceden ezberlemiş gibi beni gezdiriyordu. Söyle hafif bir bunny-hop aklınızdan geçiyor ve bisiklet havalanıyor…

Bisikletim ve bakımı

Bu başlık altında pek çok kişiyi provoke etme ihtimalini göze alarak ta olsa düşüncelerimi beni tanımayan diğer arkadaşlarla paylaşmak istiyorum.

Senelerdir beraber bisiklete bindiğim arkadaşlarım her zaman bisikletimin kirli olduğunu düşünmüştür. Hatta bisikletimi temizlemediğim için bana kızanlar dahi olmuştur. Benzer bir durum ben ilk okulda iken de geçerliydi. Herkes "saçını tarasana lan!" diye takılırdı bana. Oysa ben hep tarardım ama saçım kendiliğinden dağılırdı. Şimdi "tamam bisikletin kendinden pisleniyor onu anladık ta o zaman niye temizlemiyorsun?" diyebilirsiniz. Ama arkadaşlar, ben bisikletimi temizliyorum!!! Bir bisiklette önemli olan kısımlar nelerdir? Tekerlekler, frenler, göbekler, kısaca hareketli kısımlar değil mi? Ayrıca bisiklet full amortisörlü ise hareketli aksamlar tabii ki daha da fazladır ve daha dikkatli temizlik gerektirir. Benim bisikletimin bütün bu kısımları her zaman temizdir ve hareketlerini kısıtlayıcı hiçbir etkene maruz kalmazlar. Oysa bana kızanlar hep beni kadromdaki son turumdan yada geçen ay ki Delmece Yaylası çıkısından kalan toprak, kil hatta yapraklara bakarak eleştirirler. Bunlar ağırlık yapacak kadar çok olmadıkça sadece dekordur ve bisikletimin deneyimi ile ilgili fikir verirler. Aynı bir kovboyun tabancasının kabzasındaki çentikler gibi… eğer beni "hava atıyorsun bisikletinin bu haliyle" diye eleştirecek olsanız yine bir nebze anlarım. Ama benim böyle bir niyetim de yok.

Bir de diğer bir kısım arkadaşlar var. bana hak verip bisiklete çamurun yakıştığını söyleyip kendi bisikletleriyle hiç araziye çıkmayıp her fırsatta cilalayan ve tartan. Ama zaten onlar turlara gelmedikleri için ancak şehirde rastlanabiliyorlar. Biraz fazla iğneleyici oldum... Kusura bakmayın ama ne yapayım direk söylemeye utanıyordum şimdi bir fırsat doğdu işte…

Bisikletçilikte giyim kuşam üzerine birkaç şey yazacaktım ama arkadaşların bu konuda minimalist bir yaklaşım göstermemden dolayı bana pek güven duymadıklarını ve fikirlerimi yaymamın sakıncalı olabileceği kanısında olduklarını bildiğim için sessiz kalacağım.

Bisiklet tekniği üzerine

Bence bisiklet tekniği oldukça kişiseldir ve ancak deneyimle kazanılır. Amaben yine de bir kaç şey eklemek istiyorum. Merak etmeyin bunlar 'ayağını söyle basacaksın, fren kolunun acısı böyle olacak' cinsinden şeyler değil. Bunlara turlara geldiğinizde karışıyorum.

Formun çabuk kazanılıp çabuk kaybedildiğinin eminim farketmişsinizdir. Teknik bunun tersi şekilde çalışır. Zamanla kazanılır ve zamanla kaybedilir. Bunun için benim gibi esasında inişten korkan birinin yinede inişlerde çok geri kalmaması iyi bir örnektir.
Giant full amortisör bisikletimi aldığımda direk Bodrum'a gitmiştim. Bütün yaz orada çalışıyor akşamüstleri ise bisiklete binecek fırsatı buluyordum. Üç ay boyunca şimdi ne biliyorsam ve neye cesaret edebiliyorsam oradaki yalnız binişlerim sayesinde olmuştur. Yine de benim için çok önemli başka bir dönüm noktası var. Bisiklete uzunca bir süre binemedikten sonra Türkiye'ye döndüğümde Artık en basit dik inişten bile korkar olmuştum. Kesinlikle hızlı gidemiyor ve en küçük derede bisikletten iniyordum. Bunun için iki sebep vardı birisi düşmeye alışık olmamam ve bundan korkmam, diğeri ise kimseyle uzun süre binmemiş olmamdı.

Scott ile beraber binmeye başlamam benim için çözüm oldu. Scott benden kesinlikle çok daha iyi biniyor ve kıyaslanmayacak kadar iyi tekniğe sahipti. Yine de benle binmeye üşenmiyordu. Bende dolayısıyla mecburen dik inişlerden intihar edercesine atmaya başlamıştım kendimi. Ama yine de en dik inişleri gözüm yemiyordu. Sonra en büyük hatamın farkına vardım. Bisiklet üzerinde hemen önüme bakıyormuşum. Söyle anlatayım; araba ile giderken hemen önünüzdeki şerit çizgisine bakın ne kadar yavaş gidiyor olsanız da yinede hızlı dolayısıyla korkutucu gözükür. Ama başınızı kaldırıp ilerideki çizgilere bakın gayet kontrollü gidiyormuş hissine kapılırsınız (ki bu her zaman doğru olmayabilir). Tabii bunun bir öte safhası gökyüzüne bakmak yada hiç bakmamaktır, bunu henüz deneyemedim.

Neyse, bu keşif inişlerde ve virajlarda kendime güvenimi arttırdı. Ama çıkışlar içinde teknik oldukça önemlidir. Buna belki teknikten çok kendini tanımak demek daha doğru olabilir. Çıkısın başında herkes kendini iyi hisseder ve bütün yol boyunca böyle devam edeceğini sanır. Dolayısıyla önde kopmak üzere olan birinin peşine takılırsınız. Ama bir kaç kilometre sonra kısaca şişmek denilen durumla karsılaşmak oldukça zevksiz bir durumdur. En iyisi her zaman kendi temponuza uymak yada sizden biraz daha iyi durumdaki birinin hemen arkasına takılmaktır. Bu kişi önde olduğu için yokuşun zor kısmı olan tempo belirleme görevini üstlenir ve psikolojik olarak her zaman daha fazla yorulur.

Turlarda birlik, beraberlik, kardeşlik, dostluk ve yoldaşlık

Turlarda birilerinin kaybolduğu oldukça nadir oluyor ama tabii bunu engellemek de imkansız. Kaybolmak genelde oldukça zevkli de olabiliyor ayrıca. Bir grup olarak bindiğimiz için doğal olarak konservatif takılıyoruz ve yeni yerleri de ancak bu kaybolmalar sayesinde buluyoruz. Ama yinede kaybolmak özellikle bize yeni katılanların korktukları bir şey, hatta bu yüzden bize katılmak isteyip te "geride kalır kaybolurum" diye düşünerek son anda vazgeçenleri rahatlatmak için belirtmek istediğim bir kaç şey var;

Bizle ilk defa gelen yada sadece birkaç defa gelmiş olanlar lütfen geride kalmaktan korkmasın çünkü her ne kadar yokuşlarda aramız açılsada tepede yada sapaklarda mutlaka birbirimizi bekliyoruz. Bu üç-beş kişilik çekirdek grup içinde de oluyor ve kimsenin hiç bir zaman birbirine sinirlemek aklına bile gelmiyor. Bence herkesin amacı bisikletten zevk almak olmalı. Eğer diğerlerini bekletmekten korkuyorsanız zevk alamazsınız. Ama merak etmeyin öndekiler 'gene nerede kaldı bu?' diye düşünmüyorlar.

Ama yine de yaptığımız turların piknik turları olmadığını belirtmek istiyorum. Özellikle uzun yokuşlarda rahat çıkmak belli bir tempo gerektiriyor ve bu da insandan insana ve hatta aynı kişinin farklı zamanlardaki havasına göre büyük farklılıklar gösteriyor. Bu yüzden bir yokuşu diğerlerini beklemek için yavaş çıkmak pek mümkün değil. Keltepe yada Babadağ gibi uzun ve zorlu çıkışlarda herkes bir süre sonra ya yalnız kalıyor ya da küçük gruplara bölünüyor ve bu da esasında konsantre olmayı kolaylaştırıyor.

Yinede fırsat bu fırsat bir keresinde geride kalma gafletinde bulunan iki arkadaşa burada takılmadan edemeyeceğim. Hikayenin kahramanlarını çok acık etmemek için D ve T diye kısaltalım. Uludağ'ın güneyinde Keles'e yakın bir yerlerde uzun inişler ve pek çok singletrack yapmıştık ve artık dönüşe geçmemiz gerekiyordu. Tabii inişin dönüşü demek çoğunlukla çıkış demek… Vadide 5 kişi yavaş yavaş çıkış için ısınırken peşimize sonradan adı Selahattin olduğunu öğrendiğimiz 12 yaşında bir çocuk (velet) takıldı. Altında 20 kiloluk, çatalı yamuk, frensiz ve jantları sekiz olmuş, kırmızı bir bisan mountain cat'i, "abi sizle geleceğim" diyordu. Biz de 'tabi tabi gel !' diyorduk. Nasılsa bunlara alışıktık yüz metre gelir sonra kaybolurlardı ki önümüzde epey bir yokuş vardı. Bertan ve ben önden bastık ve günün sonunda iyi binmiş olmanın verdiği keyifle 6 km.lik yokuşun tepesine vardık. Arkadakileri beklemeye başladık. Neyse, epey bir süre sonra acaba D' mi yoksa T' mi önce gelecek diye iddialaşırken yokuşun biraz ilerisinde kırmızı bisikletiyle Selahattin görünüverdi. Peşinde ise kimse yoktu! Selahattin'le tepede epey bir muhabbet ettikten sonra ise ancak D ve T birlikte göründüler!! Günün esprisi ise tepede dinlenirken T'nin Selahattin'e kendi bisikletini göstererek "al bir tur at istersen" demesiydi. Sanki bisikletle kaçsa yakalama şansımız vardı 12 yaşındaki veleti…

Bu arada parantez içinde belirtmek isterim ki bir daha ki gün aynı parkuru daha büyük bir grupla yaptık ve Selahattin'e tekrar rastladık. Ekipteki tek amaç tırmanışta Selahattin'e geçilmemekti. Ama arkadaşlara haklarını vermek lazım bu sefer Selahattin'i geride bıraktılar.

Yan ürünlerle bisiklete binmek üzerine

Yan üründen kasıt ucuz bisiklet parçaları ve yan sanayiden bahsetmek değil. Bisiklet dışında bisiklete binişi etkileyebilecek pek çok etken bulunmaktadır. Bunun başında da beslenme haricinde alkol ve başka "içilen" maddeler gelir. Her ne kadar birisinin matarasındaki suyu boşaltıp yerine tequila (yada rakı) koyma esprisini yapma fırsatım olmadıysa da bu karışımın etkileri üzerinde birinci dereceden deneyimim bulunmakta.

Ekibin yaşı evli çocuk sahibi olmaya müsait elemanlarından birini Bodrum'da duyulmamasını istediği işler üzerinde kıstırdığımızda bize nedense 'içkiler benden' diye teklifte bulunmuştu. Bizde her ne kadar orada 'spor amaçlı' bulunuyor olsaydık da bir süre sonra kendimizi ayakta zor durur bir halde bulmuştuk. Bertan ve Scott'un pansiyonu yakındı ve dönüşleri dert değildi ama benim 15 km uzaklıktaki Yahşi Köyü'ne gitmem gerekiyordu. Bertan'ın bisikletiyle gecenin zifiri karanlığında çok heyecanlı bir sürüş olmuştu Bodrum'un sarhoş dolu karayolunda. Ertesi gün ise bisiklette far olduğunu keşfetmem ayık kafayla oldukça kolay olmuştu.

Diğer deneyimlerle ilgili olarak editörüm yer sıkışıklığı nedeniyle başka zamana ertelememi istedi ne yazık ki.

Sonuç; bisiklet neden spor değil?

Kısaca söyle cevaplayabilirim; ben bile yapabildikten sonra bu olayı spor olamaz. Ayrıca herkese duyurulur; Bisiklet göbek eritmiyor, kilolardan kurtulamıyorsunuz!!!, akşam döndüğünüzde kurtulduğunuzu sandığınız kilolar birkaç günde, hatta saatte, yerlerine geri dönüyor. Bisiklet sadece zevk ve bir süre sonra form vermeye başlıyor, o kadar...

Ayrıca lütfen kimse formda olmamasını bahane göstererek yada 'bisikletim çok kötü' diyerek yada 'giyecek gore - tex çorabım yok' diye gelmemezlik etmesin. Turlarda bu işten zevk almak isteyen herkesi görmek sadece bize zevk verir.

Her neyse, ben bu olayı sadece zevk için yapıyorum. Aldığım her viraj, tırmandığım her yokuş başka bir zevk içeriyor. Şimdi her ne kadar bisiklete binemediğim bir yerde sürgünde olsam da vücudumun her yeri kaşınıyor. Bu yetmezmiş gibi bir de yılbaşı hediyeleri arasından bana uzun kışlık bir bisiklet taytı çıktı. İşkence gibi vallahi. Bir de gece sürüsü için far çıksaydı tamdı.



 

 
Yayın Sponsoru
  Panorama

Aydın A. Güney & Pınar A. Avşar'la TUR Üzerine
Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu sırasında yükün çoğunluğunu vitrinde fazla olmayan bir ekip çekiyor. Bu ekibin başında A’dan Z’y ... Devamı » » » 

Emin Müftüoğlu ile Günümüzü Değerlendirdik
Emin Müftüoğlu ile TUR sonunda bir araya geldik. Başarılı geçen bir organizasyondan sonra yorgun, çoklukla olduğu gibi vakti kı ...
Devamı » » » 

Bisiklet Yolları Algısında Yanlışlar

Samuel Beckett’in “Godot’yu Beklerken” piyesini seyredenler bilir: Estergon ve Vladimir, iki perde boyunca, Godot diye birini b ...
Devamı » » » 


Eki.14 İBB Emirgan Planları, Bisiklet v...
Haz.14 The Accidential Death of a Cycli...
Şub.14 The Armstrong Lie
Ara.13 Londra ve İstanbul'da Bisikletin...
Eyl.13 Süslü Kadınlar da Bisiklete Bine...
Eyl.13 Emin Müftüoğlu'yla Kısa Kısa
Auğ.13 Katlanır Bisiklete Giriş
Haz.13 Bisikletle işe gitmenin püf nokt...
Nis.13 Yaz Yaklaşırken 3 Büyük Şehirde ...
Mar.13 Dünyanın En Pahalı Bisikletleri
Eki.12 Velodromda Bir Gün
Tem.12 Dünden Bugüne Bisiklet...
Tem.12 Fransa Turu Tarihinden Hikayeler
May.12 Ruanda Bisiklet Takımı
May.12 İngiltere'de Bisiklet Ulaşımı Po...
Oca.12 Londra'dan Bisiklet Esintileri
Ara.11 Kış Yarışları Öncesi Temel İpuçl...
Eki.11 10 Tanınmış Sima’ya Sorduk
Eyl.11 Pedalla Enerji Üretttik
Eyl.11 Canyon'un Derinliklerine Yolculu...
Nis.11 Araba mı Daha Hesaplı Bisiklet m...
Şub.11 Pedal Alternatif Enerji Çözümü O...
Panorama Arşivi

 

  Bu yayın 4147 kez okundu.
  Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Bu yazı yazarın sorumluluğundadır.
  Hukuki bir durumda MTBTR.com sorumlu tutulamaz.


 

 
  Yarış Dünyasından  |  Atölye  |  Panorama  |  Teknoloji - Donanım  |  Patika  |  Sağlık ve Antrenman  | 
  Biz Kimiz  |  İletişim ve Yardım  |  İnsan Kaynakları

Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları |  mtbtr.com™ 2001 - 2015