Anasayfa
 MTBTR'de Bugün 
 Fotoğraflar 
2014 Bisiklet Katalogu
   
 
 Kurallar   IK   Biz Kimiz   İletişim ve Yardım   Hoş Geldin, üye girişi yapın Üye Girişi
 
12 . Aralık . 2017  
Akdeniz Sahilinde 13 Gün
Antalya'dan Hatay'a

Akdeniz Sahilinde 13 Gün

Yazar: Fatih Böke
9.2.2006

MTBTR forumunda "Ekim sonu Kasım başı tur önerisi" isimli başlıkta tanıştığımız İlker, Çağrı ve ben uzun yazışmalardan sonra nihayet hazırlıkları tamamlayıp 25 Kasım 2005 Cuma günü Manavgat’ta bizim eve yakın bir yerde buluşuyoruz. Çağrı 1 gün öncesinden Bodrum’dan Antalya'ya gelmiş ve İlker'le tanışmış. Yola çıkacak olmanın heyacanıyla yapılan, hızlı bir kahvaltıdan sonra dışarda hep beraber bir kaç fotoğraf çekiyoruz.

Büyük boyut için tıkla!

Eşim ve babam yolunuz açık olsun diyor.

Büyük boyut için tıkla!

ve artık yolcu yolunda gerek!

Büyük boyut için tıkla!

Hava kapalı, yağmur yağdı yağacak sanki. Yanımızda yağışlı havaya karşı pek bir ekipmanımız yok. Her ne kadar içimde bir sağanağa yakalanıp sırılsıklam olmanın, gezinin başlamadan bitmesi korkusu varsa da bütün yaz uzun tur için bilenmiş hevesim, kararlılığımı çok artırmıştı. Artık ne olursa olsun bu gezi başlayacaktı.

25 Kasım Cuma

Hava kapalı. 11:30 civarı Manavgat’tan çıkıyoruz . Niyetimiz geceyi Alanya'da geçirmek. Ortalama hızımız 15km/s civarı. Çağrı "şimdilik bu hızla devam edelim başlangıçta fazla zorlamayalım” diyor. Bu benim için de mantıklı. 98’de 2 kişi çıktığımız sahilden Antalya-İzmir etabından sonra bisiklet üzerinde uzun sürem pek yok. İlker’in ve Çağrı’nın uyumlulukları oldukça iyi. Tur boyunca belirgin bir performans farkı yaşanmayacağını tahmin ediyorum.

Avsallar’ı geçiyoruz. Bayaslar içinde bir restoranda öğle yemeği. Alanya'ya girişte tünel yapımı yolu tek şeride düşürüyor. Yoğun araç ve kamyon trafiği asfalt kenarındaki stabilize yol ve kaldırımdan gitmeme neden oluyor. Akşam 17 civarı Alanya’dayız, bugün 65 km yol yaptık.

Amacınız mümkün olduğunca çadırlarda kalmak olduğu halde Alanya içinde oldukça zor bulduğumuz uygun fiyatlı olduğunu düşündüğümüz bir otelde kişi başı 10 YTL ye kalıyoruz. İlker oda içinde dayısının yeni hediye ettiği çadırı Çağrı’nın yardımıyla kurmayı öğreniyor. Oda ortasına çadır kuruyorlar. Bu arada Çağrı’yla aldığımız 4 adet bira ve fıstığın uyumluluğuna bakıyoruz. Gezinin akşamlarının da güzel geçeceğini düşünüyorum. Fotoğraf makinamın sehpasını iyiki getirmişim bundan sonra çok işe yarayacağı anlaşılıyor.

Büyük boyut için tıkla!

26 Kasım Cumartesi 70 Km yol yapıldı.

Hava hafif kapalı ama yağacak gibi değil. Gazipaşa'ya doğru yol daha dar hale geldi ve Gazipaşa'da dik yokuşlar başladı. Artık terlemeye başladık ve üzerimizdeki fazla giysiler portbagajlardaki yerini aldı. Artık tişortlarla sürüyoruz. Şort giymek yerine eşofmanlarımızın paçalarını sıvadık.

Büyük boyut için tıkla!

Büyük boyut için tıkla!

Büyük boyut için tıkla!

Büyük boyut için tıkla!

Çok dik yokuşlar var. Zaman zaman hız 4-5 Km ye kadar düşüyor. Alanya'dan sonraki sahildeki restoranlardan sürekli bizi bitteşön bitteşön diye çağırıyorlar. Çok da fazla yabancı turiste benzer bir halimiz olmadığı halde farkı anlayamamaları dikkat çekici. Önceleri Hello diyene Merhaba diye karşılık veriyordum. Sonra helo diyene hello demeye başladık.

Öğle yemeğini kamyoncuların yemek durağı olan Urfalının yerinde yiyoruz.

Büyük boyut için tıkla!

Gerçekten çok ucuz, nefis ızgara ve pide çeşitleri olan bir yer. Sahibine fiyat sorarken kızıyor. "Burası kamyoncuların yeri, fiyatları yüksek tuttamayız zaten diyor". Karşı masada oturan kamyonculardan biri arkadaşına anlatıyor bizi işaret ederek; " Bunlardan biri geçen Cuma Tekeli bayırını inerken yanımdan geçti 100’le gidiyodu valla füze gibi geçti getti"

Saat 17:00 hava birden karardı. Dik çıkışlarla boğuşurken zamanı unutmuşuz. Yokuşun bitiminde geriden gelen Çağrı’yı bekleyip ne yapacağımızı kararlaştırırken, ilerden hızla bize doğru gelen koyun sürüsünü ve karı-koca çobanları farkediyoruz. Bir yandan sürüyü yönetirken sorularımızı yanıtlıyorlar. 1-2 Km ilerde bir köy kahvesi varmış. Orada kalırsınız diyorlar. Ya da "ahanda şu yokuşu çıkıverin sonra bi salarsınız Anamur’a kadar iniş var 15 Km" diyor. Kahvede kalmaya karar vererek devam ediyoruz. Kahve Zeytin ada diye tam tepede bir köyde kamyoncuların geceyi geçirme, kamyonlarını dinlendirme yeri. Kahvenin yanında manzarası yüksekten denizi gören harika bir yere çadırları kuruyoruz ( gezi boyunca çadır kurduğumuz en güzel yerdi bence).

Büyük boyut için tıkla!

Kahvenin sahibi "Sarı" diye biri gelen giden herkes ona sarı diye hitap ediyor. Pek sarı sayılmaz daha çok koyu kahve saçları var ama diğer yerlilere göre açık kaldığından öyle diyorlardı heralde. Bir fotoğrafını çekiyorum.

Büyük boyut için tıkla!

Büyük boyut için tıkla!

Büyük boyut için tıkla!

Büyük boyut için tıkla!

Gece boyunca gelen giden kamyoncuların gürültülerinden pek uyuyamıyorum. Bizim çadırları görünce kahveciye soruyorlar: "Neci bunlar?" O da bisikletle gelmişler diyip gülüyor. İçlerinde mcık var mı diyor biri. “Vardır tabii” diyor, “yoksa yalnız bu yol çekilir mi?”

Sabahleyin çadırı toplarken Sarı'nın kahvehane nöbetini ağabeyisine devrettiğini duyuyorum. Kalkıp onunla da tanışıyorum. Sarı’nın sol 4 parmağı olmadığı dün gece dikkatimi çekmişti. Ağabeyisini görünce bu aklıma geliyor. Onun da sol eli bilekten itibaren yok. Kesinlikle hızar ya da motorlu testereye kaptırmışlar. "Acaba ağaçların intikamı mı?" diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Büyük boyut için tıkla!

Büyük boyut için tıkla!

Büyük boyut için tıkla!

Kahvede bütün muhabbet "oduna gittim" "odundan geldim" tarzı sohbetlerdi. Sabah çay içmeye gelen ormancıyla da tanışıyoruz. "Kaçak kesimleri sık yakalıyor musunuz?" diye soruyorum ona. Yakalanan var tabii ama hakimler affediyor diyor. Buranın geçim kaynağının orman olduğunu düşünüyorum.

27 Kasim Pazar

Sabah 10:30 da Zeytinada ve kamyoncu kahvehanesinden ayrılıyoruz. (Gezi başında sabahları erken kalkıp yola koyulacağımızı sanmıştım. Çünkü günün yorgunluğu ve gündüzlerin kısalığı yüzünden erken yatılır, dolayısıyla erken kalkılıp yola çıkılır diye düşünmüştüm. Ama nedense hiç öyle olmadı. 10'dan 11'den aşağı pek yola çıkamadık.)

Yeni dik rampalarda pedal basmaya devam ediyoruz yüksekte olmamıza rağmen hava bugün daha iyi. Dün gece kahvedeki Tv’de hava durumunu dinledim. Doğu Akdeniz hariç bütün Türkiye yağışlı. Şans bu gezide bizim yanımızda herhalde.

Büyük boyut için tıkla!

Artık suyu bol içmek lazım.

Büyük boyut için tıkla!

Zeytinda çıkışında kısa bir inişten sonra yaklaşık 10 Km lik bir çıkış bizi bekliyormuş. Sabahki sağlam kahvaltının ve iyi havanın verdiği moralle bisikletimle bütünleştim, tempomu arttırdım. Viraj dönüşlerinde aşağı doğru baktığımda uzaktada Çağrı ve İlkeri göremiyordum artık. Sanırım çok geride kalmışlardı. Yokuşun sonuna geldiğimde 28 jant ince lastiklerin farkı heralde dedim kendi kendime. İniş için port bagajda kurttuğum ikinci tişörtü diğerinin üzerine giydim, paçalarımı indirdim, güneş gözlüklerimi taktım. Ön büyük ayna, arka küçük dişlilere geçtikten sonra kendimi boşluğa bıraktım.

İniş bitiminde Anamur'a 12 KM Kalmıştı. Sağda solda güzel salaş restoranlar dikkatimi çekiyordu. Birinde oturup öğle yemeğini yerken Çağrı ve İlker’i beklemeye karar verdim. Canlı müzik sesi gelen bir balık restoranına girdim. 10 milyona 1 porsiyon mercan balığı, salata ve 1 biraya pazarlık ederek anlaştım siparişi verdim. Çağrı ve ilker 20 dakika sonra geldiler. Kavurma siparişi verdiler..

Türk sanat müziği grubunu Alanya'dan zengin tanınmış bir adam sırf kendi zevki için getirmiş buraya ve ailesiyle beraber büyük bir masa kurmuşlar alem yapıyorlardı. Bize çok misafirperver davranıp, ilgilendiler. Orada çok uygun çadır kurma yerleri vardı fakat biz Anamur’a devam ederek orada kalmaya karar verdik.

Büyük boyut için tıkla!

Harika bir sesti. Bize bakarak “Bir isteğiniz var mı?” diye özellikle sordu. Sürekli gülerek konuşan çok sempatik bir bayandı. Alanya'da düzenli olarak sahneye çıktığı Damlataş mağarasına yakın olan tavernanın ismini bize vererek davet etti.

Çağrı hem kendi yarı profesyonel makinesi, hem de benim dijitalle birer kare yakalarken, İlker ve ben arkamızı akdenize vermiş bira eşliğinde canlı olarak Ormancı parçasını dinliyorduk.

Büyük boyut için tıkla!

Yine hava birden kararmıştı, Anamur’a daha 12 Km vardı. Yine dik çıkışlara başladık. Km sayacım hızımı satte 6 Km gösteriyordu. Arka stop lambasını yaktım. Yoldan 3 milyona 2 adet piliyle beraber satın aldığım " tiger " marka bilinen en eski metal el fenerimi ön portbagajdaki uyku tulumunu tutan lastilerin altına sıkıştırdım. Super aydınlatıyordu. Anamur’a kadar tam 2,5 saat gece karanlığında pedal çevirdik. Anamur öğretmen evi şehrin en güzel yerine yapılmış, deniz kenarında ve çok temizdi. Çağrı’nın Öğretmen evi kartı sayesinde kişi başı 7 milyona güzel bir odaya yerleştik. Televizyonumuz bile vardı.

Büyük boyut için tıkla!

Çağrı'nın bisikletinin arka dişlisinde sorun çıkmıştı. En küçük dişli diğerlerine bağlandığı boğazdan oynama yapıyordu.

28 Kasım Pazartesi

Sabahleyin Çağrı dişiliyi değitirmek için Anamur içinde bir bisikletçi aramaya gittiğinde biz de İlkerle beraber yüksüz bisikletlerle şehri turladık. Anamur yabancı turizmin gelişmediği ancak iç turizme hala hizmet eden, biraz eski Anadolu kasabalarını andıran bir ilçe. Çağrı yeni arka dişiliye sahip bisikletiyle geldi ve saat 12:30 da Anamur öğretmen evinden ayrıldık.

Büyük boyut için tıkla!

Bozyazı'da durmadan geçtik. Hava güzel tempomuz oldukça iyi idi. Öğretmen evinde günün yorgunluğundan sonra harika bir uyku çekmiştik.

Büyük boyut için tıkla!

Anamur'dan ayrılırken hedefimiz 65 Km uzaktaki Aydıncık idi. Ancak her zamanki gibi bölgenin dik rampaları buna izin vermemişti. Üstelik dar, virajlı ve yokuşlarla dolu olan yolda çok fazla kamyon trafiği vardı. Arkadaşları sürekli uyarıyordum "karşıdan ve aynı anda arkadan bir kamyon gelir, o an tam kesişme noktasında kalırsanız arkadan gelen kamyonun altında kalmak an meselesi" diye. Çünkü bu rampalarda duran yüklü bir kamyon birdaha zor hareket eder. Bunu bilen kamyon şöförleri de durmayı göze almaz. O yüzden yapılacak tek şey kendini yol dışına atmak idi.

Hava karardığında Anamur'dan 42 KM uzaklıkta olan Tekeli'ye girmiştik. Burası ana yolun 2 tarafına serpilmiş irili ufaklı evlerden oluşan küçük bir kasabaydı. Ancak yol boyunca uzanan büyük bir kumsalı vardı. Yüzlerce boş kooperatif evi dağ yamaçlarındaki yerini almıştı. Çadır kuracak uygun bir yer aramaya koyulduk.

Gece davetsiz misafirler olabileceği düşüncesiyle kamp yerimizi kimse bilmesin istiyorduk. Yol üzerindeki bir bakkala "çadır kurmak için en uygun yer neresi?" diye sorduk. Bize "Caminin avlusuna kurun" dedi. Geçen yaz oradan geçen 2 bisikletli orada yatmış. Kumsala, tam göz önüne kurmayı güvenli bulmuyorduk. Bu arada yol kenarıdaki kumsal üzerine kurulmuş okul benzeri bir tesis dikkatimizi çekti ve içeri daldık. İki asker hemen yanımıza geldi. "Burası sivillere yasak " dediler. Jandarmanın dinlenme tesislerine girmişiz meğer. "Komutan izin verirse buraya çadır kurarsınız” dediler. Yolun karşısındaki jandarma karakoluna komutandan izin istemek için gittik. Adam izin vermediği gibi bu ilçede güvenliğiniz için kalmayın diye bizi uyardı. Çok fazla hırsızlık oluyormuş. Bunları duyan İlker’in bisikletleri bir kamyonun arkasına atıp Aydıncık’a gitme fikrine sıcak bakmadım.

Sonuç olarak çadırları komutanlardan gizli olarak Jandarma dinlenme tesislerinin arkasındaki kumsala kurduk. Sağ olsunlar hazır kıta nöbeti tutan askerle de arada bizi kontrol edeceklerini söylediler. Çağrı ve İlker aynı çadırda kalıyordu. Bıçaklarından birini bana verdiler. Gece 2 Km şehir merkezine gidip getirdiğim ikişer adet birayı fıstık ve Çağrı’nın sohbetiyle beraber çadırların önünde götürdük. Nefis bir uyku çekerek sağ sağlim sabahı ettik. Ben kalkıp çadırı topladığımda İlker hala rüyalar alemindeydi.

Büyük boyut için tıkla!

29 Kasım Salı: Toplam 43 Km yol yaptık

Tekeli'den saat 9:30 da ayrıldık. Aşırı dik rampalar başladı. Bisiklet antrenmanı olmayan birisi bu rampaları kesinlikle çıkamaz. 98 yılında Antalya-İzmir turu sırasında çıktığım Göcek rampasıyla farkı yok gibi. Km saati 5 gösteriyor. Tişortum terden sırılsıklam. Bol oksijenli çam havasını derin derin içime çekerek pedallere yükleniyorum. Bereket dişliler sağlam.

Büyük boyut için tıkla!

12:15'de hızlı biri inişten sonra Aydıncık’a girdik. Km saatim maksimum 63 gösterdi. İlker ve Çağrı oldukça gerideydi. Beklemeye karar verdim.

Büyük boyut için tıkla!

Aydıncık merkezde buluşuyoruz. Çağrı burada mezun olduğu okuldan diplomasını alacak. Aydıncık'da büyük bir liman var. İlker bisikletiyle dalga kıranın üzeride resmini çekmemi istiyor. "Mesafe uzak görünmen zor olur" diyorum. Israr edince çekiyorum.

Büyük boyut için tıkla!

14:00 Aydıcıktan hareket ediyoruz. Tekrar yokuşlar başlıyor.

Büyük boyut için tıkla!

Saat 16:30 hava alaca. Karanlık saniyeler içinde bastırıyor. Çağrı'nın otobüsle çok geçtiği bu güzergâh üzerindeki otobüslerin mola yeri olan Ağaçlı dinlenme tesislerinde kalmayı planlıyoruz. Burası bu güzergâh üzerindeki en modern ve yeri en güzel olan otobüs mola yeri. Bir çok otobüs firması burada mola veriyor. Ancak fiyatlar çok yüksek. Kendimize güzel bir sulu yemek ziyafeti çektikten sonra bunun farkına varıyoruz. Dışarda oturup çay içerken otobüs ve özel arabaları yıkayan görevli, bu tesisin Akdeniz otobüs firmasına burada konaklama yapması için yıllık 600 milyar verdiğini söylüyor. Kimseye hissettirmeden tesislerin arkasındaki büyük kumsala geçip çadırlarımızı kuruyoruz.

Büyük boyut için tıkla!

Tatil düzenine geçmiş otobüs büyüklüğünde son model bir karavan dikkatimizi çekiyor. Yabancı turist oldukları anlaşılan bir aile arada göz ucuyla karavandan bize bakıyor. Bunların A'dan Z'ye karavanlarıyla herşeylerini getirdiklerini ve yatma ücreti bile ödemediklerini düşünüyorum ülkeye döviz bırakmadan gelen cimri turistler.

Çadırlarımıza çekiliyoruz. El feneri ışığında günlük notlarımı yazıp dalgaların sesiyle uykuya dalıyoruz. Meğer çadırda yatmak ne zevkliymiş. Bunu sık sık yapmalıyım.

Büyük boyut için tıkla!

30 Kasım Çarşamba

Sabah toparlanma zamanı.

Büyük boyut için tıkla!

Sabah 9.15 diğer günlere göre daha erken bir saate toparlanıp yola çıkabildik. Kahvaltıyı çok pahalı olan bu yere para vermektense daha salaş, doğal bir yer bulmaya karar vererek mideler boş sardık bu kez yokuşlara. Bugün toplam 86 Km yol yaparak çıktığımız andan beri olan günlük rekorumuzu kırdık. Harika manzara, denizin rengi açlığımızla birleşince hafızadaki kalıcı yerini silinmeyecek hale getiriyordu.

Büyük boyut için tıkla!

7 Km dik çıkışın ardından kamyoncuların durduğu zirvedeki Halil İbrahim sofrasında bal ve tereyağı eşliğinde güzel bir kahvaltı yaptık. Çağrı 20 dakika sonra bize katıldı..

Kahvaltı sonrası yaklaşık 13 Km’lik dik virajlı bir iniş bizi bekliyormuş. Km saatim bir ara 55'i gösterdi. Ellerim sürekli frenlerde bisikleti güvenlik açısından hiç özgür bırakmıyordum. Bıraksam 70 Leri göreceğimden emindim. Ancak 97 yılı Manavgat-Kaş turu sırasında önümde giden arkadaşın ön port bagajı boşalıp ön tekeri kilitlemesiyle takla atması anında üst 2 dişi kırılmış ve dudağı yarılmıştı. Kumluca Devlet Hastahanesi’nde 5 dikiş atılması aklıma geliyor ve beni engelliyordu. İlker ve Çağrı benim kadar kuşkucu değillerdi. İnişlerde ya beni yakalıyor ya da öne geçiyorlardı. Her ikisinin de kaskı vardı. Ben hiç kask kullanma alışkanlığını edinememiştim o yüzen bu geziye de kasksız başladım.

Taşucuna yaklaşırken artık yolun zor bölümlerini bitirdiğimizi düşünürken yeniden başlayan çok dik çıkış ve inişler, "bizi unutmayın" der gibiydi. 15:30 da Taşucu’na girdik. Kıbrıs feribotlarının kalktığı limana yakın bir yerde öğle yemeğinde Adana yedik. Hevesimizi Adana'ya kadar saklasaymışız iyiymiş. Ağır bir yağdan yapılmıştı.

Yemek sonu Silifke’ye doğru hareket ettik. Yol artık düzleşmişti ancak denizden de bir süreliğine uzaklaşıyorduk. Düz yol tempomu arttırdı hızım arttıkça ısınan adeleler. Beni iyice yola motive etti. Artık basıyordum. Çağrı ve İlker geride kalmıştı. İlker’in niyeti bu geceyi Atakent’teki akrabalarında geçirmekti zaten. Yanımdan geçen önü römorklu 3, tekerli portakal taşıyan bir motorsikletin rüzgar boşluğuna daldım düz yolda 42 Km ile gidiyordum artık. Kasketli adam arada arkasını dönerek hala takip edip etmediğimi kontrol ediyordu. Beni görünce gülerek memnun oluyordu. 5-6 Km bu şekilde gittik sonra Silifkeyi geçince bir hale sağa girdi elimi kaldırarak selam verip devam ettim. Yol çift şeride çıkmıştı.

17:00 civarı hava kararırken Atakent'e girdim. Çağrı ve İlker’e telefon açarak beklediğim yeri söyledim. 30 dakika sonra şehir merkezine dönen kavşakta buluştuk. İlker akrabalarında kalacağını söyledi. Ve çadırını Çağrı'ya bıraktı. Çağrı’yla beraber Atakent plajına çadırlarımızı kurduk.

Büyük boyut için tıkla!

1 Aralık Cuma

Sabah 8:00 civarı harekete hazırdık. İlker gelip bizi bulmuştu. Çadırları topladık. Hedefimiz Mersin’di şimdi.

Büyük boyut için tıkla!

İlker Cennet Cehennemi daha önce görmediği için sola 3 KM lik tali yola saptı. Bize daha sonra yetişeceğini söyledi. Bu gezi boyunca İlker’i son görüşümüz oldu. İşleri çıktığıdan dolayı Mersin'den dönmeye karar vermiş. Daha sonra telefonla ve sms yoluyla kendisiyle sık sık görüştük.

Çağrı’yla beraber 3 güzellerin meşhur sıkma böreğinden yemeğe karar verdik.

Büyük boyut için tıkla!

Büyük boyut için tıkla!

Büyük boyut için tıkla!

Kral Zeus'un kızları Aglaia, Euphrosyne ve Thalia çıplak olarak kumru ve keklikler arasında dans ederken dönemin bütün kadınları onları çok kıskanırmış. Bu fotoyu Narlıkuyu’daki tarihî hamamın bayan müdürünü evinden çağırıp hamamın kapısını açtırarak çektik. Kendisi bize kısa bilgi de verdi. Mozaiklerle yapılmış. Gerçekten hatları yerli yerinde çok güzel kızlar.

Büyük boyut için tıkla!

Mersin’e erken ulaşıp şehri gezmeye zaman ayırmak için var gücümle pedallere basıyorum. Bugün toplam aldığımız yol 72 Km. Yoldaki yüksek binalar sağda solda gökdelen tarzı mimari estetikten uzak ticari amaçla yapılmış yapılar. Beni son derece rahatsız ediyor. Yolun 500-600m sağ tarafında deniz olduğu halde duvar gibi yan yana yapılmış binalardan göremiyorsunuz. Şurada oturan bir kaç yüz kişi yüzünden bu yoldan geçen milyonlarca kişi deniz manzarasından mahrum kalıyor diye düşünüyorum ve bu plansız şehircilik anlayışına neden olanlara beddua ederek saat 14:30 da Mersin’e giriyorum.

Büyük boyut için tıkla!

Mersin’e girişte Çağrı’ya tel açıp yemek yediğim Ciğerci Bahadır’ın adresini veriyorum. Geceyi arkadaşlarında geçireceğini söylüyor. İnce ince doğranıp çöp şişlerde pişirilen nefis ciğer ziyafeti üzerine bir de meşhur Mersin künefesi yiyip kendime bir otel aramak içi şehir turuna başlıyorum. Ciğerci Bahadır çok uygun fiyatlı, temiz, düzenli bir yerdi. Otogar karşısındaki Öztürk otele 30 milyona anlaşarak yerleşiyorum. İstemediğim halde odama bir televizyon getirip kuruyorlar.

Büyük boyut için tıkla!

Mersin oldukça düzenli bir şehir izlenmi veriyor. Çok güzel heykellerle dolu olan bir sahil yolu yapmış belediyesi. Sahil boyunca lüks 5 yıldızlı tesisler var. CineMall isimli sinema 19;45 matinesine gidip "Uçuş planı" isimli filmi seyrederken biraz dinlenmenin ardında Çağrı ve arkadaşlarıyla buluşuyoruz. Sahildeki banklarda oturup sohbetden sonra Mersin’in en meşhur tantunicisine gidip yatmadan önce bir ara öğün seansına giriyorum. Otele gidip sıcak su bulmuşken birikmiş bütün çamaşırlarımı lavaboda sabunla yıkıyorum. Ertesi gün yol boyunca portbagaj üzerinde kurutma metodunu eski gezilerimden bildiğim için bu konuda endişem yok.

2 Aralık Cuma

Otelde güzel bir açık büfe kahvaltının ardından Çağrı tel açtı ve otele geldi. Sabah saat 10:30' da Mersin'den Adana'ya hareket ettik. Tarsus'da öğle yemeğinde tantuni yedik.

Büyük boyut için tıkla!

Büyük boyut için tıkla!

Tavuk tantuni değil hakikisinden tabii ki!

Yemekten sonra tekrar Adana yoluna çıkınca tam bir trafik cehennemiyle karşılaştık. Müthiş bir kamyon trafiği vardı. Çift yönlü yolda kamyonlar bir türlü bitmek bilmiyordu. Sürekli arkayı kollamaktan ruh halim bozulmaya başlamıştı. Çağrı’yla aramıza 2 metre mesafe koyup bir o, bir ben önde yola devam ediyorduk. Asfaltın sağdaki banket altındaki stabilize bölümü de çok bozuktu. Mecburen asfalttan gidip 1 metre yanımızdanyıldırım gibi geçen kamyonlara katlanıyorduk. Şöförlerden biri dalgın olup sağa kırsa parçalanmamız an meselesiydi.

Burada unutamadığım bir olay yaşadık! Birden küçük bir skoda kamyonet bize arkadan yaklaşıp korna çalmaya başladı. Ardında önce Çağrı'nın yanıda yavaşlayıp sağ ön camdan çıkan bir şöför kolu tarafından Çağrı'ya bir elma ikram edildi. Ardından benim yanıma gelerek yavaşladı ve şöförle göz göze geldim. Kol bir elma da bana uzattı. "Yıkanmış" dedi. Bu jest korkunç kamyonları unutturmuştu. Yüksek sesle "Demek ki hâlâ insanlık var" dedim. Ve bundan sonra arabamda ben de elma taşımaya karar verdim....

70 Km Mersin-Adana arasını diken üstünde bitirdikten sonra saat 16:00'da Adana'ya girdik ilk iş olarak bir otel aramaya başladık. Adana’yı gezmek ve Adana kebabı yemekk istiyorduk. Adana'da Aadana kebabına sadece "kebap" diyorlar ve dünyanın hiç bir yerinde bunu daha lezzetli yiyemezsiniz.. Adana kebabı Adana'da bir başka oluyormuş.

Büyük boyut için tıkla!

Adana merkezde arı gibi işleyen meşhur Kebabçı Şehmus'un arka sokaklarında 3. sınıf ismi Sema olan bir otele yerleştik. Bu dar sokaklar ve eski esnafların olduğu yerler İstanbul Beyoğlu’nun arka mahallelerini anımsatıyordu. Otelin merkezde ve hesaplı olması çok iyi olmuştu. Çağrı'da bu otele bayıldı. "Bir daha burada kalmayı çok isterim" dedi. Otelde her yer dökülüyor,oda duvarına büyük paslı çiviler çakılmış, yatak nevresim takımları kimbilir yıkanmadan kaçıncı müşteriyi ağırlıyor, (bu yüzden uyku tulumlarımızda yattık ve sıcaktan sabaha kadar terledim) tuvalet koridorda. Fakat atmosferindeki eski, yaşlı havası herşeye rağmen oteli çekici kılıyordu.

Büyük boyut için tıkla!

Mersin ve Adana'da araçların özellikle dolmuş mibüslerin aşırı korna çalmaları yüzünden şehirlerin inanılmaz bir gürültü kirliliği vardı. Dolmuşlar ve otobüsler her durakta dururken ve hareket ederken korna çalıyordu. Bazen basit önlemlerle düzelecek böyle anlamsız uygulamalar yıllarca devam ediyor ve buna dur diyecek bir kul çıkmıyor nedense.

Adana'da daha önce Çağrı'nın internetten tanıştığı üniversitede İngilizce branşında öğr. görevlisi olan Ali ve onun arkadaşı Ercan ile tanıştık. Çok iyi arkadaş canlısı insanlar. Onlar'da 2 sene önce beraber Akdeniz ve İçanadolu turu yapmışlar. Bizi ilgiyle dinliyorlar.

Ercan arabasıyla bizi Adananın heryeri gören yüksekçe bir restoranına götürdü bira ve kahve içtik. Tatlı yedik tatlı konuştuk. Yarın gideceğimiz Karataş-Yumurtalık yoluyla ilgili pek bilgileri yoktu. Şimdiye kadar çok az bisikletçi buradan o yöne gitmişti. Bizim gezi başındaki planımız her zaman sahili takip etmek olduğu için Osmaniye ana yoluna girmeden daha güneye gitmekti. Şimdiye kadar sorduğumuz kamyoncular da o yola gitmemizi tavsiye etmiyordu. Ben bundan bilmedikleri sonucunu çıkarmıştım insanlar bilmedikleri şeylerden hep çekinir. Ercan ve Ali, bizi nostaljik Sema otelimize bıraktılar. Yorgunluk kurşun gibi yatağa çekiyordu...

3 Aralık Cumartesi: 78Km yol gidildi.

Sabah 11:30 da Adana’yı, Karataş- Yumurtalık istikametinde Çağrı’yla beraber terk ediyoruz. Karataş yolu sağında solunda küçük fabrika ve imalathaneler olan tek yönlü, dar, eski asfaltla kaplı bozuk bir yol. İçimizde farklı bir yolla tekrar Akdeniz’e, güneye gitmenin heyecanı var. Giderek hava ısınıyor. Yeşillikler artıyor. Dağsız çok uzakların görülebildiği şimdiye kadarki güzergahımızdan farklı bir arazi yapısında gitmek iyi geliyor. İçimden bir his rotamızın en güzel bölgesinden geçtiğimizi söylüyor. Yol bisiklet için çok uygun.

Büyük boyut için tıkla!

Yolda hemen hemen hiç özel arabayla karşılaşmıyoruz sadece arada bir geçen köy minibüsleri var. 45 KM sonra Karataş’a varıyoruz.

Büyük boyut için tıkla!

Karataş muhteşem bir coğrafyada, Adana’ya da çok yakın olmasına karşın geçiş yolu üzerinde olmadığı için hiç gelişmemiş. Sulu yemek yiyecek bir lokanta bile bulamıyoruz. Geçimi baklıkçılık ve tarıma dayalı. Oldukça eski bir yerleşim yeri. Yerli halkının aslen Arap kökenli olduğunu söylüyorlar. Adana’ya çok yakın olduğu için yaz aylarında yerli turizmin burayı ihyâ etmesini düşündüm. Ama hiç de öyle değilmiş Adanalılar bile buraya yoğun gelmiyorlarmış.

Çağrıyla beraber eski Anadolu kasabalarını andıran caddesinde bir büfede tavuk döner yiyoruz. Güneye doğru gittikçe kırmızı et ve tatlı yapan yerlerin artışı dikktaimi çekmişti. Dönercinin karşısındaki, simit tatlısı yapan bir büfeden de çok lezzetli ama yapış yapış şekerli tatlılardan yiyoruz. Çağrı tatlıyı çok seviyor.

Saat 15:00 Yumurtalık'a gitmeyi düşündüğümüz köy yolu haritada görünmediği için sık sık yol hakkında bilgi almak üzere karşılaştığımız kişilere soru soruyoruz. Bir balıkçı "Bu saatten sonra o yola hiç gitmeyin. Çoban köpekleri benim kamyonete bile saldırıyor camları açamıyorum" diyor. Gerçeten de gelirken arazide 1 Km uzaktaki dev çoban köpekleri bizi farketip uzaktan hücuma geçmişlerdi. Aradaki hendek yüzünden yola çıkamamışlardı. Çok köpek baktığım, onları sakinleştirmeyi iyi bildiğim için bu konuda endişelenmiyorum. Ancak karanlığa kalmak ve gece gitmek beni düşündürüyor.

Karataş'tan tekrar 2 km geriye dönerek Bahçe köyü yol ayrımından Yumurtalık istikametine pedal çevirmeye başlıyoruz. Manzara ovalar büyüleyici. WindowsXP'nin ilk kurulduğuda masaüstü manzarası aklıma geliyor.

Büyük boyut için tıkla!

Köylerden geçerken herekes bize bakıyor çocuklar peşimize takılıyor. Çağrı onlarla sohbet ediyor. Ceyhan nehri tonlarca suyunu burada kimseye göstermeden sessizce geçiriyor.

Büyük boyut için tıkla!

Saat 16.30 karanlık bastırmak üzere daha 20 Km yolumuz var. Haritada görünmeyen, sağa sola sapan, birbirine benzeyen bir çok köy yolu var. Karanlığa kalmamamız gerekiyor. O sırada araziden köyüne dönen büyük bir sürü önümüze çıkıyor. Önce köpekler sonra çobanlar bizi farkediyor. Bisiklet üzerinde sürü içinde kalıyoruz. Köpekler şaşkınlık içinde ne yapacaklarını bilemeden arka tekerimin yanlarında hırlayıp duruyorlar. Arada çobanların emriyle susuyorlar. Sürü neredeyse koşu hızıyla ilerliyor. Çobanlarda bir an önce sıcak evlerine dönmek istiyorlar. Çobanın biri " Aha şo ilerki yoldan dolmuşlar geçer 8'e kadar. Yetişirseniz belki sizi alırlar” diyor.. Hemen basıyoruz. Sürüden ayrılırken kucağında yeni kuzu taşıyan genç bir çoban. Çağrının arka portbagajdaki uyku tulumuna göz dikip istiyor. " arazide gece üşümem versene onu bana" Çağrı duymamazlıktan geliyor. Köpekler ve çobanların hızlı ilerlemesi yüzünden fotoğraf çekemiyorum..

Hava karardı aslında çadır kuracak çok uygun yerler var. Ancak Çağrı’nın kaldığı çadır Atakent'de İlker'le beraber ayrıldığı ve benim çadırım iki kişiye küçük olduğu için artık kalacak bir binaya ihitiyacımız var.

Çobanın tarif ettiği yola çıkar çıkmaz tesadüfen bir yumurtalık dolmuşu buluyoruz. Şöför bisikletlerimiz araya sıkıştırmayı kabul ediyor. Bu, gezi boyunca ilk ve son defa bir araca binişimiz oldu. Bunu hiç istemiyordum ama mecbur kaldık. Toplam 8KM’yi 15 dakika da gidip Yumurtalık ilçesine merhaba diyoruz..

İlk işimiz kişi başı 10 ytl’ye bir pansiyona yerleşmek oluyor. Duş alırken asla sıcak su kullanmadığım için aklıma gelmiyor. Ama Çağrı çok sevinçli güneş kollektörleri olan pansiyonun sıcak suyu da var. Nihayet duş alacak.

Bu akşam canım biraz çakır keyif olmak ve yerli halkı gözlemleyerek fikir sahibi olmak istiyor. Dedem 30'lu yıllarda bu ilçede jandarma komutanıymış. Babamın çocukluk yıllarının bir kısmı burada geçmiş.

Odaya yerleştikten sonra, çabucak bir duş alarak Çağrı’yla ilerleyen saatlerde dışarda buluşmak üzere çıkıyorum.

Burada hemen hemen hiç yabancı esnaf ve işletmeci yok. Yabancılar şehir girişinde sonradan yapılmış olan kooperatif evlerinde ve sitelerde kalıyor. Geçim balıkçılık, tarım ve yerli turizm üzerine kurulu. Bunları gece açık bulduğum eski bir meyhanede 2 adet bira içerken öğreniyorum. Çağrı'da sonradan bana katılıyor. Şişman meyhane sahibinin kırmızı yüzü, ortamına kaynamışlığı ve anlamak ister gibi bakışları eski alemcilerden olduğunu işaret ediyor. Yan masada belediye başkanı (başkanım diye hitap ediyorlardı), esnaflardan olduğu belli bir kaç kişi iyice güzelleşmişler birbirlerini koltuklayıp duruyorlardı.

Geçimin balıkçılığa da dayandığı yerlerde gece muhabbetlerinin balıkhanelerde geçtiğini bildiğimden bir göz atmaya karar verdim. Yanılmamışım, orada bir bakkalda 4-5 balıkçı ayak üstü biralanıyordu. Selam ve ufak tefek alışverişten sonra birer bira da biz içtik. Balıkçıların uğrak yeriydi. Hepsi Yumurtalık’ın gerçek yerlileriydi. Bu ilçenin ismi balık yumurtasından geliyormuş. Ceyhan Nehri’nin döküldüğü havza da dünyanın en kaliteli havyarları sağılıyormuş.

Arabasıyla Türkiye’nin bir çok yerine, deniz balığı üretim çiftliklerine canlı balık yavrusu taşıyan Nazım isimli balıkçıdan öğreniyoruz bunları. Balık yavrularını bidonlarda oksijen basa basa götürüyormuş. Bu kadar çok yavru da sadece Yumurtalık’tan yakalanabiliyormuş. Ancak bölgedeki fabrikalar özellikle Botaş'ın artıkları üretimi çok düşürmüş. Bir de termik santral yapılma durumu varmış. "Termik santral yapılırsa bu çok önemli yumurtalık havzasını unutun" diyor Balıkçı Nazım.

4 Aralık Pazar

Gezimizin 10. Günü sabah saat 9:00 geceyi geçirdiğimiz pansiyondan ayrılıyoruz.

Dün sohbet ettiğimiz balıkçıların bakkalından yumurta, beyaz peynir, domates alıp sahildeki eski bir lokantaya davet üzerine gidiyoruz.

Aldığımız malzemeleri hazırlıyorlar Çağrı yağda kızarmış ben haşlanmış yumurtayı seviyorum. Onlar da (3 kişiler) masamıza geliyor hep beraber kahvaltı yapıyoruz. Konuşma, sîma ve davranışlarının farklı olduğunu düşünüyorum. Gayet misafirperver ve samimi insanlar. Dün meyhane ve balıkçı bakkalında konuştuklarımız da öyleydi. İsmi Celal Mamak olan, belediye de encümen üyesi olduğunu söylüyor. "Biz yörüğüz" diyor. Kalın ensesi, göbekli iri vücudu, kaba elleri, gür saçları, kalın kaşları yuvarlak ve esmer yüzü bunu hemen doğruluyor. "Burada 2 çeşit yerleşik halk var. Biz yani yörükler ve buranın eski has yerlileri" diye sözüne devam ediyor.

Yörükler buraya 1963 yılında gelmişler. İlk gelenler merkezden uzak arsa satın alan bir kaç aileymiş sadece, sonra çoğalmışlar. Şimdi yörüklerin ve yerli halkın sayıları eşitmiş. Fakat yıllarca yerli halk tarafından kabul edilmemişler. Hep yabancı muamelesi görmüşler. Birbirilerinden asla kız alıp vermemişler. Sadece geçen yıl yerlilerden bir kız yörüklerden bir gence kaçmış. Bu yüzden babası onu evlatlıktan red etmiş. Yörüklere asla şehir merkezinde dükkan vermiyorlarmış. Minibüs işletmeciliği de şimdiye kadar hep yerlilerdeymiş. Fakat son seçimlerde belediye başkanlığı yörüklerin eline geçmiş. Onlarda minibüscülüğü ele geçirip tüm minibüsleri yenilemişler. Aralarında bu yüzden nerdeyse kan akacakmış.. yeni yeni durulmaya başlamış bu hırs. Burada belediye seçimleri çok çekişmeli geçiyormuş.

Saat 11:00 Yumurtalık'dan ayrılıyoruz.

Büyük boyut için tıkla!

Botaş tesislerinin çevresini 35KM dolaşıyoruz. Pedallere basmak yeniden kan dolaşımını arttırıyor, vücudu ısıtıp beyine fazla oksijen gitmesini, ve daha hızlı düşünmemizi sağlıyor.

Büyük boyut için tıkla!

Büyük boyut için tıkla!

Botaşı geçerken bir Huzurevi inşaatı ile karşılaşıyoruz. Bahçesi ve tabelası hazır ama ortada daha bina yok!

Büyük boyut için tıkla!

Tam bu noktada "yol insanları mutlaka karşılaşır" sözünü doğrulayan bir olay yaşıyoruz. 3 Yıldır yürüyen bir Hollandalı seyyah ile karşılaşıyoruz. 3 yıl önce Hollanda'dan hareket etmiş sürekli yürüyormuş kesin bir rotası yok. Biraz ilerdeki Kurtkulağı isimli köyde geceyi geçirmiş. Atatürk'ten bahsetmesi köylülerin çok hoşuna gitmiş. 3 köylü onu Şahin marka bir araçla Yumurtalık’a götürüyordu. Onlara tercümanlık yaptık. Köylüler “söyleyin ona bize güvenebilir" diyordu. Biz daha tercüme etmeden seyyah demek istediklerini anlıyordu zaten. Kimbilir kaçıncı karşılaşmasıydı bu tip insanlarla. Adamın cesaretine hayran kaldım. Vedalaşmak için tokalaşırken koldaki demir dokunuşunu farkedince cesaretin nereden geldiğini anladım..

Büyük boyut için tıkla!

Kurtkulağı, Kurtpınarı isimli köyleri geçip. Hamzalı köyünden sonra Tunçbilek kömür işletmelerinden kömür taşıyan simsiyah kamyon ve işçileri geride bırakarak Karataş-Yumurtalık burnundan Antakya ana yoluna çıkıyoruz.

Büyük boyut için tıkla!

Büyük boyut için tıkla!

Aslında bugün niyetim son bir zorlamyla 130 Km gidip Antakya'ya varmaktı. Ancak bunun imkansız olduğu yola çıkınca hemen anlaşıldı. Antakya anayoluna çıktığımızda karanlık çöküyordu ve daha 95 Km vardı. Yol çift yönlü ancak yol yapım çalışması yüzünden asfalt dışında kaçacak yer yoktu. Trafik yine vızır vızır başlamıştı. Son derece tehlikeli yol alıyorduk. Kamyonlar yine 1 metre solumuzda azrailden farksızdı.

Çağrı bir ara karşı şeridin daha güvenli olacağını düşünürek, trafiğe ters yönde gitmeye başladı. Arkadaki küçük belli belirsiz kedi gözünden başka ışık sistemi yoktu. Karşıdan gelen arabaları daha rahat görebilirim şeklinde düşünüyordu. Arada sola dönerek, geliş gidişli yoğun trafik arasından onu görüyordum. Dev kamyonlara savaş açmış, uzun mızrağını omzuna dayamış, atının üzerinde giden bir şövalye gibiydi. Tam bir Don Kişot’tu.

Dörtyolu geçtikten sonra trafik riskini daha fazla göze alamayarak yandaki çok gevşek çakıllı zeminde arada bisikletleri elimize alarak ilerlemek zorunda kaldık. Saat 20:30'da Paysan'a girdik. Uzun bir soruşturma sonucu orada bir öğretmen evi olduğunu öğrendik. Ve geceyi 5'er milyona orada geçirdik.

Büyük boyut için tıkla!

5 Aralık Pazartesi 11. Gün Antakya'ya kadar toplam 87,5 Km yol alındı.

Bu sabah en erken yola çıkış rekorunu kırdık. 7:30'da öğretmen evinden ayrılıyoruz. Çağrı’ya biraz hızlı gitmek istediğimi söyleyerek zaman geçirmeden yola çıkıyorum. Lastiğim 2. kez patlıyor. Hemen yükleri indirip bisikleti tekerler yukarda yatırıp arka iç lastiği tekrar değiştiriyorum. İskenderun'a girişte arka lastik yine patlıyor, artık indir bindirden bıktım, tamir etmekle uğraşmak istemiyorum.

Büyük boyut için tıkla!

Patlak lastiğe hava basarak bir süre idare etmesini sağlıyorum ve son sürat şehir içinde bir bisikletçi bulup her iki iç lastiği de yaptırıyorum. İskenderun şehir merkezini bir süre turlayıp bir kahvaltı yapıyorum. Tamamen sınaileşmiş bir şehir, demir çelik fabrikaları demiryolu ve deniz yoluyla mal gönderip hammadde getiriyor. Her yer fabrika dolu.

İskenderun'dan sonra bitmek bilmeyen Belen yokuşu başlıyor. Dizlerimde ağrı başladı. Menisküsleri 11 gündür zorlayıp duruyoruz. Yokuş bitmek bilmiyor.

Büyük boyut için tıkla!

Zirvede muhteşem bir dağ manzarası beni bekliyormuş. Durup seyrediyorum biraz. Burası fotoğraf kareleriyle anlatılamayacak kadar güzel. O yüzden küçük dijitalimi hiç çıkarmıyorum. Bu hafızamda kalsın istiyorum.

Her çıkışın inişi olmazsa olmaz tabii. Yol geniş, asfalt düzgün. Gezinin son noktası bu yolun sonunda "ne olursa olsun" diye düşünüp bisikletle beraber uzun inişte, başımı gidona, dizlerimi birbirine yanaştırıp küçülüyorum ve özgür kalıyoruz. Km saatim 62'yi görüyor.

Büyük boyut için tıkla!

Büyük boyut için tıkla!

Antakya'ya girişte Çağrı’ya telefon açıyorum yerini söylüyor. Bir saat içinde burada olacağını düşünüyorum. Onu beklerken şehri turluyorum. Çağrı geliyor. Onu şehir merkezinde fotoğraf çekerken görüyorum. Çağrı aslen Antakyalı’ymış burada akrabaları var. Geceyi Çağrı’nın halası ve hala oğlunun evinde geçirmeye karar verirken Volkan beyle tanışıyoruz. Bizim hikayemizi merak edip bizi bürosuna davet ediyor. Oranın meşhur kağıt kebabından hazırlatıyor bize.

Volkan bey enteresan bir adam. Sırf doğayı sevdiği için Antakya'da yaşadığını söylüyor. "Burada dağ, deniz, göl, orman ne istersen var" diyor. Gelen giden misafirlerine "bunlar İtalyan" diye bizi tanıtıyor. Sonra yaptığı espiriye kahkaha atıp gülüyor. Misafirlerinden biri beni işaret ederek. "Bu İtayan olamaz olsa olsa Mısırlı olur. Ama öteki İtalyan olabilir" diyor. Ben de " No I am from Syria" diyorum. Hep beraber gülüyoruz.

Çağrının halası ve halaoğlu Okan Bey ile tanışıyorum. Sohbet ediyoruz. Çok samimi asil insanlar. Gece halaoğlu bizi Antakya'nın en eski künefecisine götürüyor. Hayatımın en güzel künefesini yiyorum. Ardından seyyar bir salepçide salep içiyoruz. Yağmur başlıyor. Salepçi şemsiyesi bizi ıslanmaktan koruyor. Böyle nostaljilerin Antakya'da devam muhteşem.

6 Aralık Salı 2005 12. gün

Sabah 10:30 Okan bey bizi kahvaltı için Hatay’a özgü kuru bakla ezmesi yemeye götürüyor. Bu insanı akşama kadar tok tutan soğanla yenen çok kuvvetli bir gıda.

Garsona makinemi verip. Şuraya bas yeter diyorum. "Biliyorum abi, O kadar salak mı görünüyorum" diyor.

Büyük boyut için tıkla!

Büyük boyut için tıkla!

Şehir içinde yürüyerek dolaşmaya devam ediyoruz. Okan bey bize harika rehberlik yapıyor. Antakya asırlardan beri medeniyetlerin birleştiği bir yer. Hava da bunun ağırlığı var. San Pier kilisesini gezmek istiyoruz ancak bekçiler "içerde toplantı var sadece bahçeye girebilirsiniz " diyor.

Büyük boyut için tıkla!

Antakya'da üç ana bölge var. Sunnilerin, Alevilerin ve Arapların yaşadığı mahalleler. 12 Eylül öncesi provakatörler bu halklar arasında düşmanlık tohumları atmaya çalışmış ve oldukça sorunlar yaşamışlar. Fakat şimdi hiç bir sorun olmadan hep birlikte aynı şehirde yaşıyorlar. Saman Pazarı tarafında alevilerin yaşadığı mahalleyi merak ediyorum. Okan bey bizi götürüyor. Şehir içinde her yere yaya gidiyoruz. Aleviler çok çalışkan dürüst insanlarmış. Antakya’nın meşhur Uzun Çarşı’sından biraz yöreye özgü peynir, nar ekşisi, zeytin, salça alıyorum.

Arap pazarına gidiyoruz. Çeşit çeşit hurma var. Mekke ve İran hurması alıyorum.

Antakya'da ayrıca azınlık olarak Hiristiyanlar, Suryaniler, Ermeniler ve Yahudiler yaşamakta. Okan bey yolda gördükleriyle selamlaşıyor hep. Buranın köklü yerlisi hepsini tanıyor.

Dünyanın en büyük ikinci arkeoloji müzesi Antakya'da. Müzeyi geziyoruz.

Afrodit heykelini görüntülemek için etrafında dönüp pozisyon ararken Okan bey gülümseyerek seyrediyordu.

Büyük boyut için tıkla!

Antakya caddelerinde yürüken bayanların çoğunlukla etek giymediğini, pantalonu tercih ettiğini saç şekil ve renklerinin hep aynı kuaförden çıkmış gibi olması dikkatimi çekti. Saçlar hep siyahla kırmızı arası bir tondaydı. Esmer görünümden uzaklaşmak ister gibiydiler. Ayrıca hava o kadar soğuk olmamasına rağmen insanlar hep kat kat giyinmişlerdi. Kazak üzerine kazak en üstte bir kaban veya mont vardı..

Saat 16:00 artık dönüş zamanı geldi. Çağrı geziye daha doymadı. Zamanı da müsait. "Haydi istersen Antep-Urfa istikametine doğru devam edelim diyor" Ama beni bekleyenler sabırsızlanmaya başladı artık. " Maalesef" diyorum. Hevesimizi başka gezilere saklayalım artık.

Çağrı beni Antakya Otogarı’ndan yolcu ediyor. Bisikletleri bagaja dik olarak 403 Mercedesler sığdırabildiği için 403'ü olan firmayı tercih ediyoruz. Çağrı Antakya'da bir kaç gün daha kalacak. Vedalaşıp ayrılıyoruz.

Manavgat’a kadar 13 Saat sürecek dönüş yolcuğum başlıyor.

Zaman çok hızlı tersine işliyor. Pedal pedal, saatlerce, günlerce kas gücüyle geldiğim yolları, hızla dönmek sanki bir film şeridinin geriye sarılması gibiydi. Otobüsün camından gece boyunca karanlığı izledim. Ancak far ışığıyla görünen karaltılar, siluetler benim için yabancı değildi. Dönülen her viraj yola eğilmiş her ağaç tanıdıktı artık. Yaşlı kaptan şoför her yerden yolcu alma peşindeydi her fırsatta duruyordu. Mersin’den Finike'ye tarlalarda çalışmaya giden hepsi kızlardan oluşan 25 kişilik bir işçi grubunu alıp otobüsü “fulleyince” ikide bir durma olayı bitti. Kızlar Adana'yı geçinceye kadar yüksek sesle sürekli Kürtçe konuştular. Hepsinde basit ve güçlü insanlara özgü bir tezcanlılık vardı. Turbanlı kafalar hızla sağa sola dönüp birbirlerine laf yetiştiriyordu.

Gün Ağarırken Alanya geride kalmıştı.

Büyük boyut için tıkla!

Manavgat yol ayrımı.

Büyük boyut için tıkla!

Manavgata giriş.

Büyük boyut için tıkla!

Eşyalar 13. günde artık yoldaşından ayrılıyor.

Büyük boyut için tıkla!

Aşağıdaki detaylı haritada izlediğimiz yolu, geçtiğimiz il ve ilçeleri görmek mümkün. 13 gün içinde şehir içindeki bölümler de dahil olmak üzere 850km yol katettik.

Büyük boyut için tıkla!

MTBTR Forumu’nda gezi

 

 
Yayın Sponsoru
  Patika

Çocuk ve Bisiklet Yolculuğu
Bu senede 1 Temmuz – 26 Ağustos tarihleri arasında Avrupa’da Almanya, Danimarka ve İsveç'i kapsayan son bisiklet turlarından yeni ... Devamı » » » 

Londra'da bisikletle 10 gün

Küresel dünyanın en önemli başkentlerinden birinde, Londra’da, 10 gün boyunca, oralı olmayan biri olarak hemen her yere bisikle ...
Devamı » » » 

Serkan Taşdelen ile Tur Bisikletçiliği

Türkiye de hızla gelişen tur bisikletçiliğinin ilk isimlerinden Serkan Taşdelen’le bisiklet üstünde uzun yol yapacaklar i ...
Devamı » » » 


Tem.12 Kapadokya Bisiklet Festivali 20...
Nis.12 Gurbet Emekçisinin Notları 2...
Şub.12 Gurbet Emekçisinin Notları 1...
Eyl.11 Bask Ülkesi ve La Vuelta
Nis.11 Türkiye'den Japonya'ya Bir Bisik...
Şub.11 Bisikletle İstanbul'dan Paris'e
Ara.09 Bayramda 3 Gün Yenice
Auğ.09 Küresel Isınmaya Karşı Gelibolu ...
Nis.09 Gümeli - Bölüklü - Karatepe Yayl...
Mar.09 Adapazarı'ndan Adapazarı'na
Eki.08 Bisikletle Manhattan Turu
Tem.08 Dağ Köyleri Üzerinden Yalova'dan...
Tem.08 Küresel Isınmaya Karşı Ege Kıyıl...
May.08 Abi Anadolufeneri'ne Gidelim...P...
Mar.08 Yaz Başında Yedigöller
Şub.08 Derinoba Bisiklet Gezisi
Eki.07 Artvin 1 Meydancık'dan Macahel'e
Eki.07 Artvin 2 Macahel'den Borçka'ya
Eyl.07 Kemalpaşa’dan Buca’y...
Auğ.07 Silifke’nin Cezeryesi Meşh...
Haz.07 Ormandan Gemlik-Yalova Geçişi
Nis.07 Altınoluk - Assos Turu
Patika Arşivi

 

  Bu yayın 13879 kez okundu.
  Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Bu yazı yazarın sorumluluğundadır.
  Hukuki bir durumda MTBTR.com sorumlu tutulamaz.


 

 
  Yarış Dünyasından  |  Atölye  |  Panorama  |  Teknoloji - Donanım  |  Patika  |  Sağlık ve Antrenman  | 
  Biz Kimiz  |  İletişim ve Yardım  |  İnsan Kaynakları

Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları |  mtbtr.com™ 2001 - 2015